11 Aralık 2012 Salı

‘Şuursuz’ doğanın, şuurlu insana kanaat dersi

Kanaat nakışlarıyla dizginlenmiş canlı ve cansız bütün eşyanın kıyamate kadar sürekli ve düzenli bir şekilde döngüsünün karşısındaki tek engel ve mani nefsin hevasını ilah edinmiş insandır. Bunun dermanı, kanaatin kölesi olmaktır.

Kanaat hayatın yakıtıdır. Altın sarrafı hassasiyeti ile ölçülüp biçilmiş eşya ve hadiseler belli bir kanaat hesabıyla hareket ettikleri için sürekli ve kesintisiz hayatın akışını sağlarlar. İneklerin otladıktan sonra verdikleri süt ziyan olmaz, zarar gibi gözüken şeyler başka bitkilere gıda olur ve mucizevi bir devranla hiçbir şeyin israf edilmediğini gösterir. Aynı çizgide, dağdan ayrılan tatlı su denize dökülür ve oradan da buharlaşıp tekrar kar suretinde dağlara tatlı su olarak depolanır. Bunun gibi sayısız eşya ve hadise hayatın nasıl kanaat çizgisinde örgülendiğini gözler önüne serer. Sadece iki örnekle zahiren faydasız görünen hadisatın nasıl her bir evresinde semere hasıl ettiğini müşahede etmek mümkün.

Bunlardan ilki Tazmanya Canavarı. Köpek kadar güçlü olan çeneleri, kırmızı ağzı ve kan dolu pembe kulakları ile akıllara sadece vahşet, acımasızlık gibi kavramları getiren Tazmanya Canavarı haddizatında bulunduğu vahşi hayatı leşlerden temizlemekle görevlendirilmiştir. Tazmanya Canavarı kısacası her bulduğu eti yer. Bunlara hasta veya ölü hayvanlar dahildir. Diğer yırtıcı hayvanların öldürüp kendilerine yiyecek yaptıkları hayvanların ortada kalan leşini temizleyip vahşi doğayı kötü kokudan ve nahoş görüntüden kurtaran bir yaratıktır o aslında. Yarım saat içinde ağırlığının yüzde 40’ı kadar leş yiyebilen ve bu anlamda bir temizlik görevlisi gibi davranan Tazmanya Canavarı Avustralya’nın güneyindeki Tazmanya adasına has bir hayvandır.

Tazmanya Canavarı, bölgede kırmızı tilki gibi doğanın dengesini bozan ve doğaya sonradan eklenip yer kuşlarına ve tarım arazilerine inanılmaz zarar veren hayvanları da yiyerek muazzam bir fayda sağlar.

İkinci örnek ise yer altından kızgın lavları dışarı savuran yanardağlardır. Volkan patlamaları tarih boyunca hep bir felaketin simgesi olagelmiştir. 2 bin sene önce İtalya’da Vezuvi yanardağının patlamasıyla Pompey şehri yok olmuştur. En son üç yıl önce İzlanda’da Eyyafyallayökül volkanının patlaması sonucunda bütün Avrupa’nın Irak’a kadar hava trafiği durma noktasına gelmiş ve Avrupa’ya her anlamda milyarlarca dolar zarar vermiştir. Volkan patlamasından son 600 yılda 200 binden fazla insan ölmüştür.

Volkanlar en çok da patlamanın yakınlarındaki hayatları derinlemesine olumsuz bir şekilde etkiler gibi gözükse de biraz araştırıldığında insanoğlu onlara ne kadar çok şey borçlu olduğunu görecektir.

Volkan patlamasından oluşan maddeler sanayi ve kimya alanında birçok faydaları vardır. Volkanlardan çıkan lavlar kuruduktan sonra oluşan kaya parçaları yol yapımında olmazsa olmaz malzemelerdir. Volkan külleri ayrıca çimento ve kozmetik yapımında da sık kullanılan çok faydalı bir madde. Volkan patlamasından sonra oluşan ve binlerce kilometreyi kaplayan küller çok kullanılmış toprakların ana gübre kaynağıdır. Dünyada en verimli topraklar daha çok dağ yamaçlarında olan siyah, kahverengi ve ekvatoryal alanlardaki kırmızı ve siyah-kırmızı topraklardır. Fakat bunlardan daha verimli bir toprak ise volkan külleri ile karışmış topraktır.

Üç yıl önce patlamış ve kül bulutları bütün Avrupa’yı kaplamış İzlanda yanardağı Avrupa’nın topraklarına nasıl bir bereket getirmiştir belki hiçbir zaman gerektiği kadar bilinemeyecektir.

Eğer bugün bir elmas ve pırlanta piyasalarından bahsediyorsak, onun en büyük sebebi de volkanlardır. Elmas madenleri gelende yeryüzünün 250 km derinliğinde olur ve volkan patlamaları sonucunda yerin altından çıkan kızgın lavlar o elmasın çok az bir kısmını yerin üstüne atarlar. Ondandır ki, her volkan patlama akabinde, elmas avcıları bölgeyi delik deşik ederler.

Volkan patlaması ayrıca ısınan dünyamız için de en güçlü bir ilaçtır. Volkan patlaması sonucunda atmosfere salgılanan yüksek miktardaki sülfür yırtılan ozon tabakasını yamamak için tek çaredir. 1995 yılında Filipinler’de patlayan bir volkandan sonra ısının o bölgede 2 derece düştüğünü müşahede etmişler.

Volkan patlaması faydalı kül ve sülfür ile birlikte hidrojen de salgılar. Hidrojen atmosferdeki oksijenle birleşip su damlacıkları oluşturur. Bu hem salgılanan küllerin toprağa karışmasını sağlar, hem de tatlı su kaynağını yapay bir şekilde, buharlanma olmadan artırır.

Hayat bu muazzam, şaşmaz ölçü ve kanaat döngüsünde devam ettiği halde insanın israf etmesinin nasıl hayatın düstur ve kaidesine ihanet olduğunu ve nasıl dünyanın işleyiş şekline muhalif ve tecavüz manasına geldiğini anlamak zor değildir. Bu başdöndürücü kanaat formülü ve “geri dönüşümlü” mekanizma şeklinde çalışan “şuursuz” hayat, şuurlu insana adeta ders verip, örnek olmaktadır.

25 Ekim 2012 Perşembe

İnsanlar neden dans eder?



Azerbaycan’da bir düğüne katılmıştım. Türkiye’deki düğünlere kıyasla insanlar kat be kat daha fazla dans ediyorlar. Hatta öyle ki insanların dans etmemelerine pek de iyi bakılmazmış. Düğün salonunda en çok oynayan insanlar da evlenenlerin en yakını, en sevdikleri imiş. Adet böyle olunca sahneden dans edenler hiç eksilmiyor.

Kafkasya’nın şen ve şakrak müziklerine de dans eden insanlar kendilerini o sesin ritmine öyle kaptırmışlardı ki, bazıları kendinden geçmişlerdi desem abartmış olmam. Bir de orada erkeklerlerin oynama konusunda kadınlardan eksiği yok, çok profosyönellerdi, hayranlıkla Kafkas danslarını izledim. 

Çevremde tüm bunlar cereyan ederken ben de biraz düşündüm; Allah insanlara neden ritme uyma, onunla aynı çizgide hareket etme dürtüsü ve hissi vermiştir?

Allah'ın, ilk insan Hz. Adem'i yarattığı zaman meleklere aynı anda secde edin emrinden tutun da Hz. İsrafil'in sura üfleyeceği o dehşetli günde insanların o muazzam ve korkunç sese ittiba edip kabirlerinden koşup gelmeleri aynı his ve duygunun tecessümüdür. Nasıl ilkokuldaki çocuklar yeminlerini ederken mayestroya uymaktan hoşlanır, horozlar şafaktan önce öterken bir-birini tanımadıkları halde seslerini bir ahenk üzere sürdürürler ve nasıl ki tekke ve zaviyedeki müritler, mürşitlerine uyup bir ileri bir geri harmoni içinde "Allah Hu" çekerler ve nasıl ki bütün bölgeye ilham olmuş Karadeniz halayı bir düzen içinde hem oynayanları ve izleyenleri büyüler, öyle de melekler sema-i alada saf saf Rabbine bir ahenk ve düzen içinde ibadet ederler. Düzeni Allah sevdiği gibi, kullarına da sevdirmiş, O'nu tanımanın ve kulluğun bel kemiği kılmış. 

Şunu farkettim ki kainat zaten bir düzen, ahenk üzere kurulmuş değil mi? Allahın Vahid isminin bir tecellisi olarak başta insan olmak üzere her bir zerre de bu nizama tabi. Kuşların sürü halinde uçmasından, yunus balıklarının ritmik bir halde dalıp su yüzüne çıkmasına, kalbin atışına, ağaçların belli bir düzende çiçek açmasına, insanların imamın arkasında sıra halinde durmasına, bir kutlama sırasında bir musiki gibi yapılan havai fişek şöleninde aldığımız haz ve fıskiye ve kulelerdeki muhteşem ışıklandırmalara kadar herşey belli bir simmetri ve ahenk içinde olduğundan güzeldir. Bu liste çok daha uzatılabilir elbette. İçeri girdiğimiz an ev düzenliyse ancak rahatlayabilir insan yoksa dağınık bir evde huzur da kaçar. Demek ki Allah düzeni sevmiş ve sevdirmiş. 

Allah insana ritme uymayı da sevdirmiştir, bu yüzdendir ki insanlar farkında bile olmadan çoğu zaman musikiye ayak uydururlar, ritm tutarlar. Tesbih çekilirken o zikir şimendiferine uymak, tekke ve zaviyelerde ezkarın aynı ritimde yapılarak zevk-i ruhani ile seyr-i süluk yapılması Rabbimizin bize verdiği o duygunun yerinde kullanılmasının bir göstergesi. En ala ritim de şüphesiz ki İlahi Beyan'da mahfuz.

Kainat ezelden ebede bu ahenke uyma dürtüsü ile tasarlandığından bu ancak İsrafil suruna üflediğinde son bulacaktır. Surun sesi öyle azim bir musikidir ki dağlar un ufak olup, denizler de kaynar buhar haline gelip kafirlerin başına kıyameti koparacaklar. İkinci bir üfleyiş öyle bir çağırışın tecellisi mahiyetinde olacaktır ki ölüler bile bu ritme uyup kabirlerinden çıkıp bir meydan-ı mahşerde akıbetlerini bekliyor olacaklardır. 

Bütün kainat bu düzen çerçevesinde nakşedilmiştir.