Son günlerde sıkça, yerli yersiz kullanılıp da içi boşaltılmaya çalışılan bir ünvan var ki o da "Halife". Irak'ın kafa kesen vahşilerinden, Nijerya'nın kadın kaçıran barbarlarına kadar herkes artık kendi önderine "halife", devletine de "hilafet" diyor. Bütün dünyada "hilafetçikler şehpal açarken", memleket hiç bunun dışında kalır mı?
Bir grup goygoycunun ısrarla halife sıfatıyla andıkları günümüzün tiranının gerçekten İslam tarihinde yönetici olan o büyük halifelerin ahlakıyla ne kadar mütehallik olamadığını anlamak için büyük halifelerden Hz. Ömer'in (r.a.) hayatına nazar etmek kafi.
Halife Hazreti Ömer’in oğlu Abdullah, halkın merasına bir deve salıyor. Halifenin oğlunun diye deveye kimse karışmıyor. Deve serbestçe etrafta otlayıp gelişiyor ve gelişmişliği etrafta duyulup, yayılıyor. Bir gün bu deveyi Hazreti Ömer de görüyor. Böyle besili oluşuna hayret eder ve halkına “Bu deve kimindir?” diye soruyor. Halk Ömer Hazretlerine: “Oğlunuz Abdullah’ın” diyince oğluna gidip: “Bu deve senin mi” diye soruyor. Oğlu “Evet benim” diye cevap verince Hz. Ömer: “Halkın, kamunun olan merada deveni serbestçe ve kimse karışmadan otlatıp beslemişsin. Bu yüzden deven iyi beslenmiş, kilo almış. Deveyi hemen satacaksın. Devenin şimdiki parası içinden ilk alış parasını kendine alacaksın. Aşırı beslenmesinden artan parayı hazineye yatıracaksın. Çünkü bu mera kamunun, devenin fazla fiyatı bu meradan oluştuğuna göre, para hazinenindir” diye emrediyor. Oğlu Abdullah da babasının emrine uyarak satın alırken ödediği parayı alıp fazlasını hazineye ödüyor.
Bu kıssa "halife nasıl olur, kime denir"i çok güzel özetliyor olsa gerek. İki yıl gibi kısa bir süre içinde bugünkü Türkiye'nin 10 katını fethetmek pek tabii kılı kırk yararcasına hassas yaşayan bu insanlara nasip olması gayet doğal.
Bugün bizleri yönetenlerin, 15 yıl önce ceplerindeki para ile bugün sahip oldukları villalar arasındaki farka baktığımızda, kazanma kuşağında hızla kaybettiklerini müşahede etmek zor olmuıyor. Babanın evladına en güzel hediyesi iyi bir terbiye olması gerekirken, miras bıraktığı sıfırlanan paralar ve yüzdürülen "gemicikler" olması ne kadar da acı.
Çoğumuzun bildiği bir başka kıssada ise, Hazreti Ömer; mescidde hutbe okurken, cemaatten birisi ayağa kalkıp herkesin içinde:
"Ey Ömer! Ganimetten bize düşen kumaş bir elbise yapmaya yetmemişken sen sırtındaki elbiseyi nasıl yaptın? Önce bunu anlat!" dediğinde, cemaat içinde yer alan Halife'nin oğlu Abdullah ayağa kalkıp ve şöyle diyor:
“Harp ganimetinden babama düşen kumaş ona elbise yapmaya yetmiyordu, bana düşen hisseyi ben babama verdim, ikisini birleştirince ancak babama bir elbise çıktı” diyor. Hazreti Ömer’e bu soruyu soran kişi bu gerçeği dinleyince Halife Hazreti Ömer’den af diliyor.
Halife Ömer de bunun üzerine dua ederek; “Allahım beni denetleyecek böyle bir cemaat olduğu için şükürler olsun Sana! Çünkü ben yanılacak olursam, beni doğruluğa getirecek insanlar var” diyor.
Bu kıssayı her duyduğumda veya okuduğumda içim titriyor, "bu nasıl bir tevazu, mehafet duygusu" diyoru içimden. Gerçek manada "Halife" olmak tam da böyle bir şey olması gerek.
Öte yandan, bugün birilerinin kendisine bırakın hesap sormayı, "şöyle yapsan daha doğru olmaz mıydı" demesine bile tekme tokatla karşılık verecek kadar nasipsiz bir lidere, hakkında çıkan yüzkızartıcı iddiaları araştıran devlet memuruna yapmadığı zulmü bırakmayan zalim-i ekbere akıllarını yitirmişcesine "Halife" yakıştırması yapan yığınlar var.
Ne Allah'tan korkuyor, ne kuldan utanıyorlar. O yüce mertebeyi kendileri gibi aşağıya çekme gayretindeler.
Bu yazıyı telif ederken Şah-ı Merdan Hz. Ali'ye nisbet edilen bir vecizeye denk geldim:
"Hızlı yükselenlere imreniliyor. Oysa en hızlı yükselenler toz, duman, saman ve tüydür."
Ne de güzel tevafuk oldu.
Rabbim bizleri sırat-ı müstakimden ayırmasın.
3 Eylül 2014 Çarşamba
Paralel "Halife"
Kaydol:
Yorumlar (Atom)